Son Dakika Haberler

Cemil Paslı

Cemil Paslı

​Kültür/İrfan/Umran

13 Eylül 2021
Kültür bir milleti millet yapan aklı ile ürettiği unsurları temsil ederken; irfan kalbiyle ürettiği değerleri; umran ise, hem aklı hem de kalbi ile ürettiği bütün değerleri ifade eder.
Batı Medeniyeti(!)’nin en büyük problemi kalbe ve vicdana dair tüm manevi değerleri reddedip sadece akıl üzerinde; mekanik, kalpsiz bir biçimde tek ayakla durmaya çalışmasıdır.
Aklın yeryüzünde ayakları sabit kalırken, kalp insanı alemlerin rabbine kul, alemlere ise halife kılmaktadır.
Akıl penceresi yere bakarken, kalp penceresi semaya nazar etmektedir.
Batı’nın tek gözlü sadece akılla yol almaya çalışması hem kendisi hem de dünya ile entegrasyonunu engellemiştir.
Batı’nın aklı yüceltip kalbi ihmal etmesi gibi; Doğu’da kalbi yüceltip aklı ihmal etti.
Muhammed İkbal’in ifadesiyle: “Batı kalbi, doğu aklı öldürdü...”
Aliya İzzet Begoviç’in sözleriyle: “Ben olsam, Müslüman Doğudaki tüm mekteplere 'eleştirel düşünme' dersleri koyardım. Batı’nın aksine, Doğu bu acımasız mektepten geçmemiştir ve birçok zaafın kaynağı budur."
Farabi el-Medinetü’l-Fazıla’sında: Alemi ilahi(Allah), tabii(sünnetullah) ve iradi(nefs/insan);  metakozmos (Tanrı), makrokozmos (tabiat) ve mikrokozmos (insan) olarak 3 kısımda ela alır. İnsanın (mikrokozmos) diğer iki alemle akıl ve kalple bağlı olduğunu ifade ederek kendi saadeti ve Medinetü’l Fazıla’nın bu iki alemle uyumu sayesinde olacağını söyler.
M.Ö. 4. Yüzyılda Diyojen Büyük İskender’in “dile benden ne dilersen” yaklaşımına “gölge etme başka ihsan istemem” diyerek bütünleştiği aleminde aracıya itibar etmiyor ve güneş ve alemle bütünleşmesini şu sözlerle ilan ediyordu:
"Bana Atinalı demeyin; ben dünya(kosmo-polit) vatandaşıyım."
Aristo’da beşerin akıl ve kalbiyle diğer insanlar ve alemle bütünleştiğinde insan olabileceğini şu çarpıcı sözlerle dile getirmişti:
“Bir toplulukta yaşamayan yahut kendi kendine yeter olduğu için başkasına ihtiyaç duymayan kişi ya bir hayvan olmalıdır ya da bir tanrı. Böyle bir kişinin şehir-devletinde yeri yoktur.”
Immanuel Kant’ta zihnin varlıkları kavrayabilmek için beş duyunun (akıl) ötesinde bir melekeye (kalp) sahip olmasını gerektiğini söyler. Bu melekenin (kalp) konusu, “dünyanın duyular vasıtasıyla sezilmesidir.” (Critique of Judgment, 112)
Aklın beşer kıldığı varlığı ancak kalbi insan makamına taşımaktadır. Aklın “daha çok kazan” emrine kalp, “sen siftah yaptın ikinci müşteriyi komşuna gönder” diyerek insanı tamamlar.
Bu anlamda bir kuşun kanatları gibi akıl ve kalp birlikte hareket etmeli ve umranı inşa etmeliler.
Bu mana için eğitimde fen bilimleri ile dini ilimlerin birlikte tahsil imkanları sağlanmalıdır.
Bediüzzaman Said Nursi, akıl ve kalbin birlikte hareketini zaruretini dile getirir:
"Vicdanın ziyası, ulûm-u diniyedir. Aklın nuru, fünun-u medeniyedir. İkisinin imtizacıyla hakikat tecellî eder. O iki cenah ile talebenin himmeti pervaz eder. İftirak ettikleri vakit, birincisinde taassup, ikincisinde hile, şüphe tevellüd eder."(Münâzarat, 127)
Cemil Meriç’te aklın ürünü kültürle beraber kalbin ürünü irfanı birleştirip insanların oluşturduğu milletlerin umrana geçiş yapabileceğine işaret eder:
“Batının kültürü var bizim ise irfanımız. İrfan insanoğlunun has bahçesi, ayırmaz, birleştirir. Bu bahçede kinle susar, duvarlar yıkılır, anlaşmazlıklar sona erer İrfan kendini tanımakla başlar. Kendini tanıma için ön yargıların köleliğinden kurtulmak gerekir. İrfan, nefis terbiyesi, olgunluğa açılan kapı, amelle taçlanan ilim. Kültür irfana göre katı ve fakir. İrfan insanı insan yapan vasıfların bütünü, yani hem ilim, hem iman ve hem de iman. Batı kültürün vatanı, doğu irfanın. Ne batıyı tanıyoruz, ne doğuyu; en az tanıdığımız kendimiz.” (Kültürden İrfana, 11)
Akıl ve kalbin, din ilimleri ile fen bilimlerinin birlikte ele alınmaması coğrafyamızda öne çıkan aktüel fikir akımlarına da yansımış ve parçalı bir zihin dünyalarının kurulmasına yol açmıştır.
İbrahim Kalın bu akımların değerlere yaklaşımını şu sözlerle değerlendirmiştir:
“Değerler açısından baktığımızda;
Ulusalcılığın temel sorunu, devletin bekası adına otoriter ve kapalı toplum düzenini siyasi bir proje olarak dayatmasıdır.
Liberalizmin ana çıkmazı tarih, gelenek, kültür, din ve millet referanslarından bağımsız bir birey ve hukuk soyutlaması yapması ve bunu bir siyasi model olarak takdim etmesidir.
Solun büyük sapması, İdris Küçükömer’in ifadesiyle, “düzenin yabancılaşması”nı tarihi diyalektiğin bir şartı olarak sunması ve ulus-devletçi, jakoben ve tepeden inmeci pradigmasını tarihi bir zorunluluk olarak meşrulaştırmaya çalışmasıdır.
Türk milliyetçiliğinin temel çelişkisi vatan, millet ve tarih kavramlarının anlamını daraltması ve “küçük Türkiye” milliyetçiliği yapmasıdır.
İslamcılığın başlıca sorunu, milli olanla İslami olan arasındaki ilişkiyi bir türlü net bir şekilde tanımlayamaması ve belki de bunun sonucu olarak Türkiye’nin tamamını kucaklamak yerine kendine bir “İslami alan” talebiyle yetinmesi ve son tahlilde hem İslam hem de Türkiye adına ölçek küçültmesidir.” (Akıl ve Erdem, 118)
Tarihte bin yıla yakın sürdürdüğümüz umran yolculuğumuza devam etmek istiyorsak; eğitimden siyasete, hukuktan sanata akıl ve kalbin el ele yürüdüğü bir sistem kurmamız gerekiyor.

Yorumlar

Önemli Not: Bu sayfalarda yayınlanan okur yorumları okuyucuların kendilerine ait görüşlerdir. Yazılan yorumlardan konhaber.com hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Türkçe العربية English