Son Dakika Haberler

Cemil Paslı

Cemil Paslı

​İbn Haldun’un Gözüyle Tasavvuf

26 Temmuz 2021
İbn Haldun’un düşüncesinin merkezinde Mukaddime’de ortaya koyduğu “umran ilmi” vardır.
Sosyolojik bakışının yanında bir tarih felsefecisi olarak İbn Haldun’a göre tarihin, zahiri ve batıni ya da suri ve hakiki (zati-arazi) olmak üzere iki yönü vardır: Zahiri yönüyle tarih havadis aleminde cereyan eden olayların naklinden ibaret olan bir ilimdir. Batıni yönüyle tarih ise oluş ve bozuluş aleminde ortaya çıkan tarihi toplumsal olayları var ve mümkün kılan esasları söz konusu etmektedir. Bu yönüyle batıni tarih umran ilmine tekabül eder ki siyasi, sosyal ve ekonomik hadiselerin metafiziksel esaslarını açıklamayı kendine konu edinir.
İbn haldun’un siyaset felsefesi de umranda ortaya çıkan hallerin tedbirine matuftur.

Bu tedbirin iki ayağı vardır:  Akli siyaset ve şer’i siyaset.
Akli siyaset insan ve toplumun dünyevi menfaatlerini temin ederken, şer’i siyaset hem dünyevi hem de uhrevi fayda ve saadete vesile olur. Şer’i siyaset ve tedbirlerin ilkelerini Peygamberleri vasıtasıyla bizzat Allah tesis eder. Hz. Peygamber’in “cevamiu’l-kelam” olması dünyevi ve uhrevi faydaları birlikte dile getirmesinden dolayıdır. Yani zahir-batın, madde-ruh, dünya ahiret birlikte zikredilmekte; iki alemin de saadet ilkeleri ortaya konulmaktadır.
İbn Haldun umran felsefesi gereği ve politik neticelerinden hareketle Mukaddime’de tasavvuf ilmine sınırlar belirleyerek bie resim ortaya koyar.

Zamanındaki ilimleri ikiye ayırır:
1.Akli ilimler: Hikemi ve felsefi ilimler. İnsan fikrinin tabiatı ile bu ilimlere vakıf olur.
2.Nakli ve şer’i ilimler: Bunların tümü kitap ve Peygamberlerden gelen haberlere dayanır.
 
Şer’i ilimlerde ikiye ayrılır:
1. İtikada taalluk eden hükümlerle kelam ilmi ilgilenir
2. Amellere taalluk eden hükümler ise zahiri ve batıni amellerle ilgili hükümler şeklinde ikiye ayrılır. İlkiyle fıkıh, ikincisiyle tasavvuf ilgilenir.
Bu anlamda tasavvuf; fıkh-ı batın olup gayesi, nefsin tezkiyesi, kalbin saflaştırılması, batıni amellere dayanarak ahlakın kemale erdirilmesidir. Böylelikle gerçek saadet kazanılacaktır. Tasaavufun bu gayeye binaen ortaya çıkmasının sebebi tarihi-toplumsal gelişmenin neticesidir. Bu itibarla ilk dönem tasavvufu İslam toplumlarında dünyevileşme eğilimlerine tepki olarak manevi ve uhrevi olana yönelişi temsil eder.
İbn Haldun tasavvufu sonradan çıkan şer’i ilimler arasında değerlendirir. Kelam tarihinde olduğu gibi tasavvuf tarihini de mütekaddimin (ilk sufiler) ve müteaahhirin (muhakkik sofiler ya da felsefi tasavvuf) olarak ikiye ayrırır. Mütekaddimin söz konusu olduğunda Kuşeyri-Muhasibi çizgisi ve o çizgide devam eden İbn Arabi ve iki dönem arasında berzah olarak gördüğü Gazzali’den söz eder.
Tasavvuf tarifi Muhasibi ve Kuşeyri çizgisindedir: İbadet üzerinde önemle durmak, masivadan alakayı kesip tamamıyla Allah’a yönelmek, dünyanın zinetlerinden yüz çevirmek, halk çoğunluğunun yöneldiği maddi lezzet, mal, mevki hususunda zahit olmak, halktan ayrılarak ibadet için halvete çekilmektir. 
 
Mutasavvıfların genellikle dört konuda konuştuklarını ifade eder:
1.Mücahedeler ve ondan hasıl olan manevi ve ruhi zevk ve vecd halleri ve işlenen ameller hakkında nefs muhasebesi (mütekaddimin dönem)
2.Rabbani sıfatlar, arş, kürsi, melekler, vahiy, nübüvvet, ruh, görünen görünmeyen bütün varlıkların hakikatleri mucidinden sudur etmeleri itibariyle ekvanın tertibi ve tekevvünü gibi gayb aleminden idrak edilen hakikat ve keşf üzerinde konuşmak(müteahhirin dönem)
3.Türlü türlü kerametlerle alemlerde vaki olan tasarruflar üzerinde konuşmak (mütekaddimin dönem)
4.Önde gelen sufilerden zuhur eden ve zahir itibariyle şer’i ahkama muhalif olduğu intibaını ve vehmini veren şatahat tabir edilen, zahiri müşkil olan, bir kısmı te’vile tabi tutulan lafızlar üzerinde konuşmak (müteahhirin dönem)
İbn Haldun, tasavvuf hakkında konuştuğu bu konuların birinci ve üçüncüsünü benimserken, ikincisini reddeder.
 
Müteahhirin mutasavvıflarda gelişen beş hususu da eleştirir:
1.Şii ve sufi grupların paylaştığı velayet teorisinin sonuçlarından olan Mehdi inancını eleştirir. İbn Haldun’a göre Mehdi inancının “dini” temelleri yoktur ve tamamıyla politik bir amaç gütmektedir.
2.Külli akılların teşahhus etmiş hali olan kutbun ve diğer ricali-gaybın varlığını inkar etmektedir. Yaşayan bir şeyhe bağlanmayı Şifaü’s-Sail’de sorun edinse de, mutlak anlamda kutb olan Hz. Peygamber’in vekilleri olan gayb erenlerinin siyasi-sosyal seviyedeki faaliyetlerinin mülk nizamına tehdit içereceğinden tehlikeli addetmektedir.
3. İbn Arabi’nin vahdet’ül-vücut, İbn Seb’in vahdet-i mutlaka gibi geç dönem sufilerinin bireysel ve topluma katarılamaz gördüğü düşüncelerini eleştirir.
4. Büyü, kehanet, ilm-i esrarı huruf, ilm-i nücum ve sihir gibi konularda kabiliyet sahibi mutasavvıflar riyazetle tahsilde bulunabilir; ancak bu türden bilgilerle siyasi-sosyal seviyede tasarrufta bulunmanın toplumsal kargaşaya yol açacağı uyarısını yapar.
5.İbn Haldun'un tasavvufa yönelttiği en önemli tenkit; ahlaki ve dini bilinci yerinde bir hayat tarzından kişiyi uzaklaştıran tehlikeli zahitliktir. Bu zahitlik türü, siyasi ve sosyo-ekonomik yapıyı bozmaya açıktır.
Mutlak anlamda keşf, ölümden sonra ahirette vaki olacaktır. Bunu dünya hayatında istemek bu yolda mücahede yapmak Kur’an ve sünnette varsa da, sonradan atılan teferruat ve bid’at nev’inden olan ruhbanlık (rehbaniyyet) tavrıdır. Bu tavırdan sakınılması gerekir. İnsan yaratılışı itibariyle sosyal bir varlık olup, İslam’da cemaati, toplumu, toplum içinde erdemli bir hayatı emreder.
 
Kısaca; İbn Haldun tasavvufu siyasi-toplumsal bir olgu olarak algılayıp beşeri umranda tasavvufu zühd ahlakıyla sınırlarken, sufiler tasavvuf ilmini gerek toplumsal seviyede gerek gaybi düzeyde hadiselerin idraki için ilahi ilimden kendilerine verilen hakikatlere dair bilgilerin bütününü oluşturan bir disiplin şeklinde tanımlarlar. Buna göre fert ve toplum züht ahlakından(tahalluk) hakikatler idrakine(tahkik/tahakkuk) geçilir. Hakikatlerin idraki aynı zamanda tarihi-toplumsal ve siyasi düzlemdeki olayların oluş keyfiyetlerine de ışık tutacaktır.
 
(Yazının hazırlanmasında Dr. Semih Ceylan’ın “İbn Haldun’un Sufilere ve Tasavvufa Bakışı: Umranda Tasavvuf İlmi” başlıklı makalesinden istifade edilmiştir.)
 

Yorumlar

Önemli Not: Bu sayfalarda yayınlanan okur yorumları okuyucuların kendilerine ait görüşlerdir. Yazılan yorumlardan konhaber.com hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
  • Sefer YAĞCI

    Büyü, kehanet, ilm-i esrarı huruf, ilm-i nücum ve sihir gibi konularda kabiliyet sahibi mutasavvıflar riyazetle tahsilde bulunabilir; ancak bu türden bilgilerle siyasi-sosyal seviyede tasarrufta bulunmanın toplumsal kargaşaya yol açacağı uyarısını yapar. Bu ne biçim saçmalık,hem toplumsal kargaşaya yol açabileceğinden bahsetmek hemde riyazetle büyücülüğe,sihire izin vermek!büyücülere prim vermek...

    • Cevapla
    • Begen (0)
    • Begenme (0)
Türkçe العربية English