Ali Günaydın

Ali Günaydın

​Kendini bilen Rabbini tanır

26 Mart 2015

Mahlûkatın en şereflisi olarak yaratılan insandan beklenen yegane görevi Yaratıcıyı tanımak ve O’na kulluk etmektir.

Rabbini tanıması için insanın kendisine bakması yeterlidir. İnsan kendi yaratılışına baktığı zaman başka hiçbir varlıkta olmayan nimetlerin kendisine verilmiş olduğunu görür. Ayrıca başka varlıkların kendisinin hizmetine verildiğini ve madde âleminin boyun eğdirildiğini de hesaba katınca ne kadar nimetlerle mücehhez kılındığının farkına varır ve Rabbine şükreder.

İnsanın eşya içerisinde kendi konumunu belirlemesi ve böylece kendi değerini anlayabilmesi için selim, temiz bir akılla düşünmesi gerekir.

İnsan, Allâh’ın (CC) kendisine bahşettiği akıl ve onu kullanarak elde ettiği ilimle sürekli gelişme kaydetmektedir. İlmî çalışmalarının sonucunda Allâh’ın (CC) ezelde var etmiş olduğu nimetlerin keşfini yapmaktadır. Zaman geçtikçe çoğalan keşif ve îcâtlarla insanoğlu mahlûkata hükmünü geçirmektedir. Elde etmiş olduğu teknolojik gelişmelerle kendisinden başka hiçbir canlıya nasip olmayacak bir rehavet yaşamaktadır.

Bütün keşif ve icatlarla elde edilen sayısız nimetler netice itibariyle Yüce Yaratıcının bir ikramıdır. İnsanoğlu sadece var olanı bulmaktadır. Bütün bunlara rağmen insanoğlunun kesinlikle bir zerreyi yaratacak gücü ve kudreti yoktur. Ancak nimetlerin bolluğu insanı gaflete sürüklemekte ve neticede Yaratıcısına karşı gâfil olabilmektedir.

Allâh, (CC) insana vermiş olduğu nimetlerin kadrinin bilinmesi ve Yüce Zât’ına kulluk edilmesi için sayısız ibretler de yaratmıştır. Sihhatin yanında hastalık, zenginlik karşısında fakirlik, ilmin karşısında cehalet, imanın karşısında küfür…vs. Allâh (CC) her şeyin zıddını/karşıtını yaratmıştır. En sonunda da her şeyi bitiren ölüm.

Her gün yaşamak için yemek-içmek zorunda kaldığı nimetlerin bir zerresini bile yaratmaya kâdir olamayan insan, eğer îmân olmazsa hayvanlardan da aşağılara düşecek bir gaflet içindedir.

İnsanı insan yapan en büyük değer kalbindeki îmân duygusudur. Bu duygu önce insanın kendi değerini bilmesi ve bu değerin asıl sahibini tanımasıdır.

Her gün yiyip içiyor ve def’i hacet yapmak zorunda kalıyoruz. Yorulduğumuzda dinlenmek zorundayız. En güzel dinlenme şekli ise uykudur. Uyanınca hayat yeniden başlıyor. İşte ibret her gün ölüp diriliyoruz. Ya uyanamasaydık. Bitmeyen ihtiraslarımızın hiçbir anlamı yok.

Aklını kullanma ve düşünme nimeti sadece insana verilmiş eşsiz nimetlerdir. Fakat bunlar bize ait değildir. Emaneten verilmiş ve karşılığında istenen ise şükürdür. Hiç kimse çok akıllı olduğu için kibirlenmek şöyle dursun, daha çok Rabbine şükretmelidir. Çünkü mecnun da olabilirdi.

Akıl nimetini iyi kullanıp ilim adamı olan bir âlim; makam mevki sahibi olduğunda ne kadar Rabbine kulluk etmesi gerektiğini çok iyi bilmelidir. Zira emri altındakilerden biri olabilirdi.

Çalışıp kazanan kimse zenginliğini Allâh’ın (CC) kendisine verdiği akıl ve enerjisine borçludur. Bu sebeple fakir ve muhtaçları asla küçümsememelidir. Hele hele çalıştırdığı işçilerine karşı daha çok şefkat ve merhamet göstermelidir. Bunun için temiz bir akılla düşünüp, her an kendisinin de muhtaç bir duruma düşebileceğini hesap etmelidir.

Bedenimiz başlı başına bir kâinât nümûnesidir. Vücudumuzdaki yapıya bakalım. Göz, kulak, ağız, burun, dil, iç organlarımız, beynimiz ve kemiklerimiz. Her biri peşinde koştuğumuz dünyadan çok daha değerlidir. Bunun aksini düşündüğümüzde ne kadar yüce bir yaratılışa sahip olduğumuz ortaya çıkmakta olup, bu nimetlerin hepsini tek nefeste kaybedeceğiz.

Doğum ve ölüm arasında şu dünyaya misafir olduğunu düşünen bir mü’min, nefsinin hilelerine, şeytanın vesveselerin ve dünyanın çekiciliğine asla aldanmaz.

Biraz tersinden bakalım. Aklımız, fikrimiz, duygu ve düşüncelerimiz olmasaydı da sadece bedenden ibaret bir varlık olsaydık acaba halimiz nasıl olurdu?

Diğer taraftan el, ayak, göz ,kulak gibi hayati organlarımızın birer tanesi olmasaydı ne yapardık. Ya iki gözümüz olmasaydı, tek dudağımız olsaydı… Onları elde etmek için neleri vermezdik. Veyahut da bu eşsiz azalarımız için ne verdik, hangi bedeli ödedik?

Aklımızın alamayacağı, hayal bile edemediğimiz bu eşsiz nimetlerin şükrünü ancak Rabbimize kulluk ederek, O’nun rızasına uygun sâlih amellerle yaşayarak eda edebiliriz.

Dünyaya geldiğimizde var olanlarla, günümüze kadar kimleri kabre göndermişiz? Kaçmanın mümkün olmadığı ölüm bizi ne zaman karşılayacak. Alıp verdiğimiz nefesler sürekli tükenmektedir. Şahidi olduğumuz her ölüm bize gafil olmamamız için iftarda bulunmaktadır.

Ezelden ebede seyr’ü sefer devam ederken mü’mine  yakışan kendini tanımak ve Rabbinin Rubûbiyyetine sığınmaktır. Yani Rabbinin terbiyesine girip iki cihanda huzur bulmaktır.

Huzurun teminâtı, kendini bilmek, haddini aşmamak ve Rabbini tanımaktır.

 

Yorumlar

Önemli Not: Bu sayfalarda yayınlanan okur yorumları okuyucuların kendilerine ait görüşlerdir. Yazılan yorumlardan konhaber.com hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Kapat X