Ali Günaydın

Ali Günaydın

​Hz. Peygamber bize çok düşkün, ya biz!

25 Nisan 2014

Bir “Kutlu Doğum Haftası”nı daha geride bıraktık. Ülke genelinde 25.ni, kutlu velâdetin 1443.nü birçok etkinliklerle daha geride bıraktık. Birbirinden güzel proğramlar yapıldı. Çok güzel temennilerle de sona erdi. Tek arzumuz söylenenlerin ümmet olarak hayata geçirilmesidir.

Hz. Peygamber (SAV)’i bize en güzel tanıtan kaynak hiç şüphesiz Kur’ân’dır. En iyi bilen de Yüce Allâh’dır (CC). Ancak bir mesele var ki, o da sanki hâşâ Kur’ân iyi anlatamamış gibi o “Kutlu Nebî”ye öyle sıfatlar yüklemişiz ki, âdeta insanlıktan çıkarıp Allâh (CC) ile eşdeğer bir paye vermişiz.

Her tarafı olağanüstülüklerle dolu, hiçbir sıkıntı çekmemiş, her istediği hemen oluvermiş, canlıları bırak cansız varlıklar bile onu görünce hemen secdelere varmışlar vs… Yani insanî vasıflardan tamamen soyutlanmış, olağan üstü bir varlık olarak sunulmaya çalışılmaktadır. Böyle bir anlayış ve anlatım, her şeyden önce hem Kur’ân’a, hem de Allâh’a (CC) karşı saygısızlıktır.

 Hz. Peygamber (SAV)’in bizim yüceltmemize ihtiyacı yoktur. Birçok âyette Yüce Rabbimiz O’nu (SAV); “Sizden biri, içinizden biri, beşer resul, güzel ahlâk sahibi, en güzel örnek,” olarak tanıtmış ve bizim için en güzel örnek olarak nitelendirmiştir. Ayrıca ümmetine düşkünlüğünü de belirtmiştir. Konu ile ilgili âyetlerden birinin meâli şöyledir:

“Andolsun, size kendi içinizden öyle bir peygamber gelmiştir ki, sizin sıkıntıya düşmeniz ona çok ağır gelir. O size çok düşkün, mü’minlere karşı da çok şefkatli ve merhametlidir.”(Tevbe, 9/128)

Hz. Peygamber (SAV)’in biz ümmetine olan düşkünlüğü, sefkat ve merhameti, tamamen iki cihan saâdeti kazanmamızı arzu etmesidir. Bu düşkünlük O’na (SAV) Allâh tarafından fıtraten verilmiştir. Bu sebeble hiçbir peygambere verilmeyen ümmet çokluğu O’na (SAV) verilmiştir.

Bir hadîs-i şerîflerinde Rahmet Peygamberi (SAV) ümmetine düşkünlüğünü “Kardeşlerim” ifadesiyle dile getirmektedir. Ashâb-ı Kirâm bile buna: “Kardeşlerin biz değil miyiz ey Allâhın Resûlü!” diye şaşkınlıklarını  dile getirirken şu rivâyet nakledilir:

Ebû Hureyre (RA)den: Resûlullâh (SAV) kabristana gittiğinde: “Size selâm olsun ey mü’minler yurdunun sakinleri! Allâh’ın izniyle biz de size kavuşacağız.”buyurdu. Sonra da: “Kardeşlerimizi görmeyi ne kadar isterdim” dediğinde Ashâb-ı Kirâm: “Senin kardeşlerin biz değil miyiz Ey Allâh’ın Resûlü!” dediler. Resûlullâh (SAV):

“Hayır! Sizler bilakis arkadaşlarımsınız. Kardeşlerim daha gelmediler. Ben onları (mahşerde) havzın başında bekleyeceğim.”buyurdu. Ashâb-ı Kirâm: Ey Allâh’ın Resûlü! Ümmetinden sonra gelecekleri nasıl tanıyacaksın? Dediklerinde, buyurdular ki:

“Söyleyin bakalım! Bir adamın siyah atlar arasında alnı ve üç ayağı beyaz bir atı olsa onu tanımaz mı?” Ashâb-ı Kirâm: Evet, Ey Allâh’ın Resûlü dediler. Resûlullâh (SAV):

“İşte onlar dünyada iken aldıkları abdestlerden dolayı alınları nûr gibi parlayarak gelirler. Ben daha önceden gidip onları havzın başında bekleyeceğim. O kimseler havzımdan sahipsiz develer gibi kovulmazlar. Onlara: “Haydi! Gelin, gelin, gelin” diye sesleneceğim. O sırada: “Bunlar, senden sonra dinlerinde pek çok şeyi değiştirdiler” diye seslenilir. Ben de: “O halde benden uzak dursunlar! Uzak dursunlar! Uzak dursunlar!” diyeceğim.” Buyurdular. (Müslim, Tahâret 2/39)

Birçok hadîs-i şerîfde buna benzer rivâyetler vardır. Burada en dikkat çeken husus şudur. Hz. Peygamber (SAV)’in “Haydi gelin!” çağrısına karşılık: “Bunlar senden sonra dinlerinde pek çok şeyi değiştirdiler.” şeklinde cevap verilmesidir.

Maalesef aradan asırlar geçtikçe Müslümanlar Kur’ân ve sünnetten uzaklaştılar. Ne Allâh’ın Kitabında ve ne de Resûlü’nün sünnetinde olmayan birçok hurafe ve bid’at ürettiler. Dışardan giren isrâiliyyâtın yanında kendi isrâiliyyâtlarını oluşturdular. Kurân, hayat kitabı olmaktan çıktı, sadece ramazanlarda, nadiren de olsa sâir zamanlarda okunan hatim kitabına döndü.

Resûlullâh (SAV)’in güzel ahlâkı ve Sünnet-i Seniyyesi sakal ve sarığa indirgendi. Herkes Allâh (CC) ve Resûlü’nün belirlediği doğruların değil, kendi heva ve heveslerinin doğrularını dîn diye savunmaya başladı. Müslümanlar dîni kendilerine uydurmak gibi bir gaflete düştüler. Çünkü dîne uymak için onu bilmek gerekir. Genelde âhiret hazırlığının yerini dünyevileşme aldı. İçi boşaltılmış bir dîn anlayışı ortaya çıktı. Nefisler ilâh edinildi. Konuştuğunda herkes dîndâr. İcraata gelince başka zamana ve kişilere havale…

Hayatımızın belirleyicisi Kur’ân ve sünnet değil de efendiler olmaya başladı. Yüce Allâh (CC) bütün mü’minleri kardeş olarak nitelendirdiği halde, ne yazık ki Müslümanlar sadece kendi fırkalarını kardeş saydılar ve bunu da güçleri yettiğince savundular ve savunmaya da devam etmektedirler. Halbuki her şeyi bilen Rabbimiz bizi bakın nasıl uyarıyor:

“Allâh’a yönelmiş kimseler olarak yüzünüzü hak dîne çevirin. O’na karşı gelmekten sakının. Namazı dosdoğru kılın ve müşriklerden; dinlerini darmadağınık edip grup grup olan kimselerden olmayın. (Ki onlardan) her bir grup kendi katındaki (dînî anlayış) ile sevinip böbürlenmektedir.” (Rûm, 30/31-32)

Bu ne muazzam bir uyarıdır. Kur’ân ve sünneti bir kenara bırakıp da birtakım fırkalara bölünenler zımnen şirkle nitelendirilmektedir. Bu niteleme insanların kendi arzu ve isteklerini ilâhî irâde ile eşdeğer görmesi ve yanlışını doğru diye savunmasıdır. Maâzallâh! İblîs de hata ettiği için değil, hatasını savunduğu için lânetlenmiştir.

Aklı başında her Müslüman mutlak surette hayatını Kur’ân ve sünnete göre tanzim etmek/düzenlemek zorundadır.

Hâl-i pür melâlimizi sayacak daha birçok örnek sıralayabiliriz. Sadece şunu da söylemeden geçemeyeceğim: Allâh ve O’nun Âlemlere Rahmet olarak gönderdiği elçisini yetersiz bulduk ki; başka kurtarıcılar beklemeye başladık.

Allâh’ın (CC) Kutlu Elçisi yetersiz görülmüş olmalı ki, Hz.Îsâ’yı (AS) bekler olduk. Halbuki O Aziz Peygamber bize Kur’ân ve sünnetini miras bırakmış ve onlara sarılmamızı istemiştir.

Şimdi sormak lazım: Bize çok düşkün olan bir Rahmet Peygamberine karşı biz ne kadar samimiyiz? O’nun (SAV) iftihâr edebileceği bir ümmet olabiliyor muyuz? Yahut da Hz.Peygamber (SAV) çıksa gelse de biz O’na (SAV) göğsümüzü gererek: Yâ Resûlallâh! “Senin kardeşlerin olmayı hak eden ümmet işte biziz!” diyebilecek cesareti kendimizde bulabiliyor muyuz?

Hz. Peygamberi örnek alıp yaşamadıkça, O’nu (SAV) yere göğe sığdıramayacak hamâsî sözlerle yüceltmeye çalışmamız kurtuluşumuz için yetmeyecektir.

Ne mutlu âlemlere Rahmet Peygamberine kardeş olma yüceliğine erenlere…

,.

Yorumlar

Önemli Not: Bu sayfalarda yayınlanan okur yorumları okuyucuların kendilerine ait görüşlerdir. Yazılan yorumlardan konhaber.com hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Kapat X