Ali Günaydın

Ali Günaydın

​Cumhuriyetin gerçek sahipleri

30 Ekim 2014

29 Ekim 2014 Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşunun 91. Yılı kutlandı. Malum olduğu üzere kutlamalara Karaman/Ermenek’teki maden ocağı faciası damgasını vurdu. Mahsur kalanların Allâh yar ve yardımcıları olsun.

Cumhuriyet idaresi, halkın özgür yaşayabileceği, insana en yüksek derecede değer verildiği yönetim biçimidir. Halk idarecilerini kendisi seçer, memnun olmadığı zaman da onları değiştirir ve memnun kalacağı başka idarecileri arar. Ta ki hak ve hürriyetler en üst derecede uygulanabilsin. Tarihte böyle bir idare şekli ancak Hz.Peygamber (SAV) ve Hulefa-i Râşidîn döneminde uygulanabilmiştir. Ondan sonraki zamanlarda ise hiçbir şekilde tam manasıyla cumhur, yani halkın idaresi söz konusu olamamıştır. İdarede söz sahibi olanlar sadece işin edebiyatını yapmışlar ve bu sihirli kelimenin ardına sığınarak saltanat sürmüşlerdir.

Ülkemizde en son olarak olağan üstü şartlarda 29 Ekim 1923’te cumhuriyet ilan edildi. On yıllar boyunca demokrasi/halk idaresi bir yana, tam manasıyla halka zulmedildi. Vatandaşı ayakta tutan, ölüm/kalım mücadelesi verilerek elde edilen sözde bağımsızlığımızın temelini teşkil eden mukaddes değerlerimize küfredildi. Her yıl cumhuriyet ve benzeri yıldönümlerinde bu tür hakaretler hep tekrar edildi. Mukaddesata küfretmek nerdeyse cumhuriyetle eşdeğer hale gelmişti.

Vatanın bölünmez bütünlüğüne ve milletin bağımsızlığına zerre kadar katkısı olmayanlar sürekli huzur bozmaya çalıştılar ve çalışmaya da devam etmektedirler.

Türk ve İslam Dünyasının umutla baktığı bu cennet vatanımızı bölmek ve yok etmek isteyen dış güçlerin içerdeki uşakları sürekli vatandaşın huzurunu bozmak için azami gayret sarf etmektedirler. Ne zaman olumlu adımlar atılsa, halkın huzur ve refah düzeyi yükselecek olsa, sözüm ona cumhuriyetçiler ortaya çıkar ve huzur ve asayişi bozarlar, masum insanlar öldürülür, esnafa milyarlarca lira değerinde zarar verdirilir ve ülke ekonomisi çökertilir. Bütün bunlar yapılırken de “Kahrolsun Şeriat” diyerek mukaddesata küfredilirdi.

Ülkemizi yok etmek isteyen dış güçler, içimizdeki askeri cuntacılara ihtilaller yaptırarak kendilerine uydu bir devlet olmamızı hep başarmışlardır. Bu kozları ellerinden alınınca da iç ve dış terörle karşımıza çıktılar. Ülkemizde son dört-beş yıldır akla hayale gelmedik oyunlar oynanmaya başladı. Tek gaye güçlenen bir Türkiye’nin önünü kesmek. Güçleri yeterse yok etmek. Allah’ın izniyle bunu hiçbir zaman başaramayacaklar. Bu asil milletin sarsılmaz imanı buna asla müsaade etmeyecektir.

En son kutlamalarda yine bir takım kendini bilmezler sokağa çıkıp, cumhuriyet elden gidiyor gibi kendilerinin bile inanmadığı densizlikler yapmaya çalışsa da emniyet güçlerimiz buna izin vermemiştir. Artık o modası geçmiş “Cumhuriyeti biz kurduk” palavralarının işe yaramadığını anlamışlardır diye düşünüyoruz. Öyle ya cumhuriyet kurulduğunda siz daha ruhlar alemindeydiniz. Nasıl kurdunuz bu cumhuriyeti? Siz cumhuriyet kurarken malını-canını, her şeyini feda eden bu asil milletin ecdadı neredeydi. Asıl onlar bu vatanı kurtarırken sizin esameniz bile okunmuyordu. İnsanın illa edeb demekten başka sözü kalmıyor.

Edeb deyince aklıma dün ile bugünün edeb anlayışı geldi. Dünkü edeb anlayışımızla bugünkü edeb anlayışımıza ışık tutacak bir anekdotla yazıyı bitirmek istiyorum. Daha doğrusu medeni geçinenler ile bu vatanın asıl sahipleri arasındaki edeb farkını görelim.

Yaşlı kadın, usulca odasından çıktı. Salondan torunu ile gelinin sesleri geliyordu:

"-Oğlum, sofra hazır, çorbanı koydum; haydi gel de soğutmadan ye!.."Salonun en kuytu yerine geçti, yerde kendine ait köyden getirdiği minderin üzerine oturdu. Çocuk, babaannesini görünce:

"-Babaanneciğim, gel beraber yiyelim!.." dedi. Yaşlı kadın mânidâr bir şekilde iç çektikten sonra:

"-Evin erkeği gelmeden akşam sofrasına oturulmaz. Hele babanız gelsin, beraberce yeriz inşaâllah!" dedi. Evin gelini: "-Aman anneciğim, eskidenmiş onlar!.. Şimdi acıkan yemek sofrasına oturur, o da gelince yer." dedi. Yaşlı kadın: "-Kızım, nasıl insanların bir edebi, hayâsı, iffeti varsa, evlerin de iffeti ve edebi vardır.

"Torunu dayanamayarak alaycı bir tavırla söze karıştı: "-Yaa babaanne, neymiş bu evlerin iffeti... Anlat bakalım, merak ettim!.." dedi.Yaşlı kadın söze başladı:

"-Biz küçükken annelerimizden önce babalarımızın karşısında edepli oturmayı öğrenirdik. Evde babamız, annemiz varken ayağımız uzatıp oturmaz, büyüklerimiz konuşurken söz hakkı verilmedikçe söze dâhil olmazdık. Büyüklerimiz odaya girdiğinde hemen toparlanır, kalkıp onlara oturmaları için yer verirdik. Aslâ babamız sofraya oturmadan sofraya el uzatmazdık.Babamız gelir, «Besmele» çeker, «Haydi buyurun.» derdi. Huzurla hepimiz başlardık yemeğe... Sonunda da sofra duâsını kardeşlerimiz aramızda sıra ile okurduk. Hiç âilece yenen yemek kadar lezzetli yemek olur mu? Bu sofranın edebidir, yavrum!.."Torunu:

"-Bu kadar baskı karşısında depresyona girmez miydiniz babaanneciğim!" dedi.

"-Hayır, yavrum bizim zamanımızda saygı olduğu için sevgi hep bâkî kalırdı. Sevgi var oldukça da hiç depresyona giren olmazdı. Yemekler lezzetli, uykular dinlendiriciydi. Biliyor musun? Ben depresyon kelimesini ilk defa burada duydum, hattâ köyümüzde bir tane akıldan mahrum birisi vardı, «Deli İbram» derlerdi. Vallahi, o bile o kadar mutluydu ki, anlatamam. Akşama kadar sokakta çocuklarla oynar, acıkınca bir kapıyı tıklatır; «Aba acıktım, aba su ver!» derdi. Hangi kapıyı çalsa, boş çevrilmezdi. Berber saçları uzadıkça tıraş eder, hamamcı arada yıkardı. Cumaları esnaf elinden tutar, namaza bile götürürlerdi. Yani hiç kimse onu dışlamazdı.. Şimdi hiçbir şeye saygı kalmadı. Bak evlere bile saygı yok bu şehirde! Herkes akşam olduğu hâlde perdelerini örtmemiş, bütün evlerin içi görünüyor, ama kimse utanmıyor. Biz daha hava kararmaya başlamadan kalın perdelerimizi çeker, ondan sonra evin ışıklarını yakardık. Hattâ perde kapalıyken üzerimizi değiştirmeye edep eder; ışığı söndürür, yere çömelir öyle üzerimizi değiştirirdik. Gölgemizin bile dışarıdan görünebileceğini düşününce yüzümüz kızarırdı.

"Bu sırada gelini, oturduğu yerden kalktı, mahcup bir edâ ile salonun perdelerini çekti."-«Evin edebi, önce perdesinin çekilip çekilmediğinden belli olur.» derdi büyüklerimiz... Evler, kocaman duvarlarla çevrilmiş avluların içinde olduğu hâlde hiç kimse iç çamaşırlarını ulu orta asmazdı, ev ahâlisinden bile edep ederlerdi. Ben daha küçükken giydiğim şalvarı en ön ipe asmışım, hemen anam gelip; «Kız, baban bugün avluya çıktı, senin şalvarın asılı idi, utancımdan yerin dibine girdim. Bir daha öyle ortaya asma, çamaşırların en arkasındaki ipe as!.. Üstüne uzun bir tülbent ört, sonra mandalla...Altında ne olduğu görünmesin!.. İffetimiz, edebimiz bir giderse, ortada îmanımız kalmaz!..» dedi. Tabiî ben 12 yaşlarındaydım, annem bunları bana söylerken ben yerin dibine girdim. Şimdi öyle mi? Geçende bir nefes alayım diye balkona çıktım, karşı komşu, bütün çamaşırları asmış uluorta, ben utancımdan hemen içeri girdim.

Bugün yemekler dışarıda yeniyor, «göz hakkı» oluyor, kimse umursamıyor. Çarşı pazardan alınanlar şeffaf poşetlerde eve geliyor; alan var, alamayan var. Göz hakkı, kıskançlık oluyor bu yenenlerde... Hiç şifâ olur mu yavrum? Bizim Peygamberimiz sallâllâhu aleyhi ve sellem, «Yemeğinizin kokusu ile komşunuza eza etmeyiniz.» buyuruyor. Bugün kokuyla, gösterişle çevredekilere hep ezâ veriliyor. Tabiî ki yenilenler içinize sıkıntı veriyor. Sonra da «depresyon» diye diye doktorlara gidiliyor.

Evin bir edebi daha vardır ki, en önemlisi de budur herhalde... Evin içinde yaşananlar, aslâ dışarıda anlatılmaz; yenenler, içilenler, muhabbetleşmeler, kavgalar... Bu da evin iffetinden sayılır ve hiç kimseye anlatılmazdı. Bu yüzden problemler ev içinde kolaylıkla çözülürdü. Zaten Peygamberimiz de özellikle karı-koca arasında olanların etrafa yayılmasının ne büyük bir günah olduğunu hep hadislerinde anlatıyor, değil mi Leylâcım!.." dedi gelinine... Leylâ mahcup bir şekilde:

"-Evet anneciğim." diyebildi. Torunu:

"-Babaanneciğim, şimdi Facebook diye bir şey var; insanlar gittikleri lokantalarda yedileri şeylerin fotoğrafını çekip binlerce kişiye gösteriyorlar!.." "-Aayy ne ayıp... İnsan hiç yediğini söyler mi?" "-Âh anneciğim, her hâllerinin fotoğrafları var. Gezdikleri yerlerin, yedikleri yiyecek-içeceklerin, aldıkları eşyâ ve kıyâfetlerin, hattâ beylerinin aldığı çiçekleri üzerinde yazdıkları notlarla paylaşıyor insanlar..."

"-Yavruuum, sen neler diyorsun? Kıyamet koptu kopacak desene... Evler çırılçıplak kaldı desene..." dedi gözyaşları içinde anlatmaya devam etti:"-Biz beylerimizle yan yana yürümeye ar edinirdik; dul kalanlar var, evlenemeyenler var. Onların gönül yaralarına tuz basmayalım diye, beylerimizin bir adım gerisinden yürürdük... Şimdi kavgalar ortada, sevmeler ortada... Tabiî ki, hiç mahremiyet kalmayınca samimiyet de kalmıyor. Evin bereketi, büyüklere saygıdadır. Evin iffeti, örtülen perdedir. Sevginin iffeti gizliliktedir. Gözün iffeti, göz kapaklarındadır. Bedenin iffeti, tesettürdedir. Utanma, hayâ, îmandan bir şûbedir. Bakın size, benim annemin anlattığı bir hikâyeyi anlatayım. Hikâye dedimse, adı hikâye... Aslında bir hadîs, hadîs-i kudsî hem de... Yani mânâsını Allâh'ın Peygamber Efendimize haber verdiği, sözlerini ise Peygamberimizin kendi sözleriyle ifade ettiği bir hadis...Bu hadîs-i kudsîye göre:

"Allah Teâlâ, Âdem aleyhisselâm'ı yarattığı vakit Cebrâil aleyhisselâm ona üç hediye getirdi: İlim, hayâ, akıl. Ona dedi ki: «Ya Âdem!.. Bunlardan dilediğini seç!..»
Âdem aleyhisselâm aklı tercih etti. Cibrîl aleyhisselâm hayâ ve ilme, makamlarına dönmelerini emretti. Hayâ ve ilim dediler ki:

"-Biz, âlem-i ervâhta (ruhlar âleminde) hep beraber idik. Birbirimizden aslâ ayrılmayız. Ruhlar cesetlere girdikten sonra da aynı şekildedir. Ve akıl nerede olursa, biz ona tâbî oluruz.
Cibrîl aleyhisselâm da öyle ise yerlerinize yerleşin!.." diye emretmekle akıl dimağda, ilim kalpte, hayâ da gözde yerleşti."

İşte bu hadîs-i kudsîde de anlatıldığı gibi, hayânın makamı gözdür. Bu yüzden hem gözümüzü korumak önemlidir, hem de göze hitâp eden şeyleri kontrol altında tutmak..."Gelini:

"-Haklısın anneciğim, biz iffetimizi kaybettikçe buhranlarımız arttı." dedi. Torunu kaşığı sessizce bırakıp:

"-Ben babam gelince yemeğe başlayacağım, anneciğim!" dedi.
Babaanne de söylediklerinin evlatları üzerindeki tesirini görünce sessiz bir şekilde Allâh'a hamd etti.

İşte aramızdaki edeb farkı. Devlete de, Cumhuriyete de bizden başka sahip çıkan da yoktur, çıkacak olan da…

 

,.

Yorumlar

Önemli Not: Bu sayfalarda yayınlanan okur yorumları okuyucuların kendilerine ait görüşlerdir. Yazılan yorumlardan konhaber.com hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Kapat X