Son Dakika Haberler

Ali Günaydın

Ali Günaydın

​Katile Kısas Gerekir

20 Şubat 2015

Bir atasözümüz var ya: “Bir musibet bin nasihattan hayırlıdır” diye.

Kâtillere, cânîlere, hırsızlara hak ettikleri cezalar verilmedikçe musibetler eksik olmayacaktır. Her gün yüreğimizi derinden parçalayan vahim olaylar meydana gelecektir.
Kısas: Aynıyla karşılık vermek demektir. İslâm hukukunda ise, kasten ve haksız yere bir kimsenin canına kıyma ya da bedenine veya uzvuna zarar verme suçlarını işleyen kimselerin, verdikleri zararın aynıyla cezalandırılmaları demektir.
Vatandaş idam cezasının yasalaşmasını ve uygulanmasını isterken, kendisi bir cânîlikle karşılaşmamış olanlar ise “Bana dokunmayan bin yaşasın” anlayışıyla kısasa/idama karşı çıkmaktadırlar.
Lafa gelince, herkesin diline doladığı bir sözde şöyle denilir: Halkın yüzde doksan dokuzu müslüman olan bir Ülkeyiz!
Gerçekler maalesef söylenen sözlerden çok farklıdır. Müslüman olduğunu söyleyip de Allâh’ın (CC) hükmünü tanımayan ve hemen çağdaşlıktan dem vuranlar hiç de azımsanacak değildir.
Biz gerçeği tam ifade etmese de çoğunluğu müslüman olan ve Allâh’ın (CC) hükümlerine inananlar olarak “Kısas” konusunu dillendirmeye devam edeceğiz. Çünkü günümüzde medenî ve çağdaş denilen ülkelerde de idam cezası uygulanmaktadır. Çünkü kısas uygulaması hem dînî ve hem de evrensel bir meseledir.

İnsan hayatına islâmiyet kadar hiçbir sistem ve düzen değer vermemiştir. İslâm’ın hükmüne göre maktulün yani öldürülen tarafın isterlerse fidye isteyip af yoluna gidebilecekleri de belirtilmektedir. Genel hükümleri içeren âyet meâlleri şöyledir:
“Ey imân edenler! Öldürülenler hakkında size kısas farz kılındı. Hüre karşı hür, Köleye karşı köle, kadına karşı kadın kısas edilir. Ancak öldürülen kimse, kardeşi (öldürülenin varisi, velisi) tarafından affedilirse, aklın ve dînin gereklerine uygun yol izlemek ve güzellikle diyet ödemek gerekir. Bu Rabbinizden bir hafifletme ve rahmettir. Bundan sonra tecâvüzde bulunana elem dolu bir azap vardır.” (Bakara, 2/178)

Âyet-i Kerîme’de “Kısas” cana can kuralını ifade etmektedir. Temel kural cana can olmakla birlikte maktulün velisinin veya vârisinin vazgeçmesi halinde kısas diyete dönüşür.

Burada bir ayrıntıya dikkat çekmek gerekiyor. O da şudur: Hem diyet alıp, hem de intikam peşinde koşmak o kişiyi cehenneme götürür. Çünkü kendisi zalim durumuna düşmüştür. Diyet aldıktan sonra hiçbir hak ileri süremez.
Hristiyanlıkta katilin affedilmesi, yahûdîlikte ise mutlaka kısas uygulaması esastır. İnsanlığa iki cihân saâdetini kazanmasının teminatı olan İslâm’da ise diyet uygulaması ile orta bir yol getirilmiş oldu.
Katili affetmek ancak maktul yakınlarının hakkıdır. Devletin böyle bir yetkisi yoktur. Devlet ancak kendi hakkı olan ihanet ve siyaset suçlarını affedebilir.
Katilleri, cânîleri sürekli devlet affettiği, kısmen veya ömür boyu hapishanelerde beslediği için hiçbir zaman adalet tecelli etmemiştir. Tam tersine cinayetler sıradanlaşmıştır. Nasıl olsa birkaç yıl yatar çıkarım anlayışıyla adam öldürmek neredeyse âdî suçlar seviyesine inmiştir.

Kısas uygulamasının en önemli sonucu hayatın garanti altına alınmasıdır. Bu sebeple Kur’ân’da kısasın hayatla eşdeğer olduğu vurgulanır. Âyet’in hükmü şöyledir:
“Ey akıl sahipleri! Kısasta sizin için hayat vardır. Umulur ki (bu hükme uyarak) korunursunuz.” (Bakara, 2/179)
Başkasının canına kasteden biri için kısastan daha caydırıcı bir ceza yoktur. Her akıl sahibi kısas edilme korkusuyla yaşayacağından kolay kolay böyle bir cânîlikte bulunamaz. Bu durumun tabîî sonucu olarak da toplumdaki cinayetlerin azalması mukadderdir.

Kısasa tâbî suçları topluca belirten âyet meâli de şöyledir:

“Onda (Tevrat’ta) üzerlerine şunu da yazdık: Cana can, göze göz, buruna burun, kulağa kulak, dişe diş kısas edilir. Yaralar da kısasa tabidir. Kim de bu hakkını bağışlar, sadakasına sayarsa o, kendisi için keffaret olur. Allahın indirdiği le hükmetmeyenler zalimlerin ta kendileridir.” (Mâide, 5/45)

Bu âyette de görüldüğü üzere kısastan vazgeçmek, bağışlamak ancak muhataba aittir. Kişi adına devlet affedici olamaz.

Hatâen öldürme konusu ise tamamen farklıdır. O hüküm hakkında da Yüce Allâh (CC) şöyle buyurur:

“Bir mü’minin bir mü’mini öldürmesi olacak şey değildir. Ancak yanlışlıkla olması başka. Kim bir mü’mini yanlışlıkla öldürürse, bir mü’min köleyi azad etmesi ve bağışlamadıkları sürece ailesine diyet ödemesi gerekir. (Öldürülen kimse) mü’min olur ve düşmanınız olan bir topluluktan bulunursa, mü’min bir köle azad etmek gerekir. Eğer sizinle kendileri arasında antlaşma bulunan bir topluluktan ise ailesine verilecek bir diyet ve mü’min bir köle azad etmesi gerekir. Bunlara imkan bulamayanın, Allah tarafından tövbesinin kabulü için iki ay ardarda oruç tutması gerekir. Allah hakkıyla bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir.” (Nisâ, 4/92)
Allâh ve Resûlü’ne savaş açan ve toplum huzurunu bozanlara, masum insanları katledenlere, terör ve eşkıyalık yapanlara verilecek ceza ise şöyle açıklanır:
“Allah ve Resûlüne savaş açanların ve yeryüzünde bozgunculuk çıkarmaya çalışanların cezası; ancak öldürülmeleri, yahut asılmaları veya ellerinin ve ayaklarının çaprazlama kesilmesi, yahut o yerden sürülmeleridir. Bu cezalar onlar için bir rezilliktir. Ahirette de onlara büyük bir azap vardır.” (Mâide, 5/33)

Hak edene hak ettiği cezayı vermemek, masum insanları katledenlere kısas yapmamak zulümdür ve en azından madurların haklarını önemsememektir.
Zulüm ise zulüm doğurur.

Yorumlar

Önemli Not: Bu sayfalarda yayınlanan okur yorumları okuyucuların kendilerine ait görüşlerdir. Yazılan yorumlardan konhaber.com hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Kapat X