Ali Günaydın

Ali Günaydın

​İnsanoğlu çok, insan azdır

20 Haziran 2013

Günümüzde 7 milyarı aşkın insan nüfusu yeryüzünde yaşamaktadır. Bu kalabalık kitle, muhtelif kültürler ve milletler halinde birbirini alt etmenin hesabı içinde ömür tüketmektedir. Güçlülerin, güçsüzleri yok etmeye çalıştığı, medeniyet sahtekârı toplulukların olduğu bir dünyada yaşıyoruz.

Yaratıcı bir, yaratılan ise nankör ve yaratıcısını unutmuş, nefsinin esiri olmuş durumda. Her türlü nimetlerle mücehhez olarak yaratılmışlığını kendisinden zanneden ahmakların hüküm sürdüğü bir dünya.

Allâh’ın (CC) kendisine vermiş olduğu akıl, fikir ve değer üretme gibi hususiyetleri kötüye kullanarak, insanlığını unutmuşların her yerde anarşi ve kargaşa çıkardıkları; huzursuzluğun teslim aldığı bir dünya.

Hayatı günü birlik düşünen, hayvanlardan farkı olmayan, doğumla ölüm arasında yaptığının yanına kâr kalacağını sanan gaflet, dalâlet ve hıyânetle yaşayanların hâkim olduğu bir dünya.

Hayırlıların az, şerlilerin çok olduğu bir dünya. Şeklen insan, ruhen hayvandan aşağı çoğunlukların olduğu bir dünya. Bütün bu olumsuzlukların hüküm sürdüğü zamana alay edercesine “Medeniyet çağı” denilen bir dünya. Ne garip bir çelişki.

Medeniyet dellalığı yapan Avrupa ve Amerika’nın başını çektiği bilim, sanayi ve teknikte gelişmiş ülkelerin, yeryüzünü nasıl yaşanmaz hale getirdikleri ortada. Her yerde katliâmlar, anarşi ve terör. Kendileri üretiyorlar ve o bahaneyle de işgâl etmek istedikleri yerlerin mâsûm halklarını katlediyorlar. Kendilerine uşaklık yapacak hâinleri de bularak idareci yapıyorlar, sonra da sömürüyorlar. Güçlerinin yetmediği yerlerde de, son zamanların Türkiyesi de buna dahil, “İnsan hakları” yalanlarıyla şirin görünmeye çalışıyorlar. Bu sahte “HAK” sözüne aldanıp da ortaya çıkan gafillerin sürüsüne bereket.

Medeniyet sahtekârlarının gerçek yüzünü görmek isteyenlere Ortadoğu, Uzakdoğu, Afganistan ve Afrika’da yapılan katliâmların ve sefâletin yanında şu bilgileri de vermekte fayda var. Tabiî azıcık insanlıktan nasibi olanlara…

“12 Ocak 2010’da İsviçre’den Şili’ye uzanan bir cenaze, daha doğrusu kadavra nakli gerçekleşti. Kadavra’lar, Şili’de ateş toprakları denilen bölgeye ait “ALAKALUF YERLİLERİ”ne aitti. İsviçre’ye, ondan önce Avrupa’ya getirilişlerinin üzerinden 130 yıl geçmişti ama kendileri öldükten sonra bu süre zarfında cansız bedenleriyle, Zürih Üniversitesi’nde bilimsel obje vasfıyla laboratuarda sergilendikleri için, bir türlü doğdukları topraklara dönme imkânı olmamıştı.

Nihayet 100 yılı aşkın süreden sonra Macellan Boğazı yakınlarında doğdukları gönderildiler ve artık dilleri bile unutulmaya başlayan kendi hemşehrilerinin bulunduğu toprağa verildiler. İlginç olan elbette işin bu kısmı değil. 5 kadavraya bundan bir asır önce hayat verenlerin niçin ve nasıl Avrupa’ya geldikleri/getirildikleri. Neden mi getirilmişlerdi? Kibarcası “Bilimsel amaçlı”olarak kaçırılmışlar, açıkçası avlanmışlardı.

1881 de Alman tüccar Carl Hagenbeck düzenlediği av partisiyle bunlardan bir düzine civarında yerli, o dönemin Şili yönetiminin izniyle açıkça hayvan muamelesi yapılarak canlı olarak yakalanmış ve Avrupa’ya götürülmüşlerdi.

Bilimsel amacın gerçekleştirilme şekli, bu yerlilerin önce Paris, ardından da Berlin hayvanat bahçelerine yerleştirilerek parayla sergilenmeleri oldu. Sonra da “İnsan sergisi”ni diğer Avrupa hayvanat bahçeleri ve parkları izledi.

Fransa ve Almanya, bu Güney Amerika yerlileri dışında dünyanın başka “Vahşî”lerini de ağırlamayı ihmal etmedi. Nitekim bu yerliler bir süre sergilendikten sonra, iklim şartlarına alışamadıkları için sırasıyla hastalanıp öldüler. En sonuncuları olan 5 kişi de İsviçre’de öldükten sonra, Zürih Üniversitesi’nde bir laboratuvara kondu.

Bu yerlilerin kadavralarının bulunması, unutulmuş görünen insanlık ayıbının ortaya çıkması, yakın zamanlarda Şili’li belgesel yapımcılarının “İnsan hayvanat bahçeleri” temalı belgesel yapmalarıyla oldu. Bu sayede bir zamanlar hayvan gibi sergilenen kadavralara DNA testi yapıldı ve 1881 de kaçırılan Şili yerlileri oldukları belirlendi…

Britanya’da da daha önce Brighton Üniversitesi’nde saklanan ve Pategonya’lı yerlilerle aynı âkıbeti yaşamış Aborijen’lerin kadavralarını Avustralya’ya teslim etmiş ve böylece gûyâ bir nev’i îtibâr yapılmıştı” (Genç Beyin. Eylül 2010)

Kızılderili katlâmları ise işin cabası.

İşte bugün insan haklarından dem vuranların vahşetleri. Halen de devam etmektedir.

Eski Çin’de bir seyyâh, karşılaştığı bilgelere sorular sorarak hayatın özü ve gerçeklerini kavramaya çalışmaktadır. Bir gün, yüksek tepelerde oturan bir bilgeden bahsedildiğini duyar. Derhal yola çıkar ve bilgeye ulaşır. İki soru soracağını söyler.

Birinci soru: “Dünya’da başarılması en zor şey nedir?” Bilge cevaben: “İnsan olmayı başarmaktır” der.

İkinci soru: “Dünya’da en çok ve az bulunan 2 şey nedir?” Bilge derki: “İnsanoğlu çok, insan ise azdır.”

Sâdî ne güzel söylemiş: “İnsanla, insan arasında fark var. Bir ağaç bazen odun, bazen de çiçek açan nar olur.”

Bir âzerî atasözü de şöyledir: “Adam vardır, adamların nakşıdır. Adam vardır, eşek ondan yahşıdır.”

Gerçek mânâda insan olabilmek için mü’min olmak şarttır. Önce niçin yaratıldığını bilecek, sonra da yaratıcısını bilecek. Ne güzel söylemiş Platon(Eflâtun)

“Kendini bilen, Rabbini tanır.”

 

.

Yorumlar

Önemli Not: Bu sayfalarda yayınlanan okur yorumları okuyucuların kendilerine ait görüşlerdir. Yazılan yorumlardan konhaber.com hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Kapat X