Ali Günaydın

Ali Günaydın

​Fedâkârlığın En Yücesi: ÎSÂR DUYGUSU 1

10 Temmuz 2014

Paylaşım ve yardımlaşmanın zirve yaptığı, merhamet duygularının doruk noktasına çıktığı, şartlarına uyulduğu takdirde günahların yok edildiği Mübârek bir Ramazan Ayı’nın içinde bulunuyoruz.

Muhtaçlara yapılan maddî ve mânevî yardımlarla, yapılan iftar davetleriyle, mü’min kardeşlerimizin gıyabında yaptığımız ve aldığımız hayır dualarla manevî huzurun derinliklerine doğru yelken açmış bulunuyoruz.

Muhtaçlara yardım elimizi uzatarak Yüce Rabbimizin bahşettiği hadsiz nimetlerin şükrünü edâ etmeye çalışıyoruz. Veren el olabilmenin ve verdiklerimizin hayır duâlarını alabilmenin mutluluğunu yaşıyoruz. Ancak bu sâlih amellerimiz sadece Ramazan Ayı ile sınırlı olmamalıdır. Asıl Ramazan Ayı’ndan sonra manevî kazanca daha çok ihtiyacımız vardır. Zira Ramazan’da Bir’e Bin’ler kat sevap olduğu halde sâir zamanlarda bu durum Bir’e On kat olmaktadır. İşte ihlâs ve samimiyetle yapacağımız her türlü yardımlaşma bilincimiz bize sâir zamanlarda da Bir’e Bin’ler kat sevap kazandıracaktır. Böyle bir yüceliğe ermek için ise Resûlullâh (SAV) ve güzîde ashâbının nasıl bir paylaşım, yardımlaşma ve dayanışma içersinde olduğunu bilmemizde fayda vardır. Bunu bilmek için de pek duymadığımız “ÎSÂR” kavramını anlamamız gerekiyor.

ÎSÂR: Kardeşinin ihtiyacını kendisine tercih etmektir. Kendisinden önce kardeşini öne almaktır. Kendisi muhtaç olsa bile, mümkün mertebe başkasının ihtiyacını karşılama gayretinde olmaktır.

Ashâb-ı Kirâm’ın fedâkârlığı bizzât Allâh’ü Zül-Celâl tarafından Kur’ân-ı Kerîm’de “ÎSÂR” tâbiriyle ifâde edilerek şöyle buyurulur:

“Onlardan (muhâcirlerden) önce o yurda (Medîne’ye) yerleşmiş ve Îmânı da gönüllerine yerleştirmiş olanlar, hicret edenleri severler. Onlara verilenlerden dolayı içlerinde bir rahatsızlık duymazlar. Kendileri son derece ihtiyaç içinde olsalar bile onları kendilerine tercih ederler. Kim nefsinin cimriliğinden, hırsından korunursa, işte onlar kurtuluşa erenlerin ta kendileridir.” (Haşr, 59/9)

Îsâr’a giden yolun başında fedakârlık, cömertlik ve özveride bulunmak vardır. Bu davranışlar ise güzel ahlâkın ana  esaslarını oluştururlar.

Fedâkârlık: Kişinin sahip olduğu nîmetlerden bir başkası için vazgeçmesidir. Bu durum, paylaşımın da ötesinde bir yüceliktir. Çünkü bu haslet, kişinin rahatından, malından ve hatta canından bile vazgeçebilmesidir.

Bir annenin yavrularına olan şefkat ve merhametinin neticesinde nelere katlandığını düşünebilirsek o zaman fedâkârlığı ve onun da ötesinde îsâr’ı anlayabiliriz.

Kalplerimizi rikkate geçirecek, gönlümüzü yumuşatacak ve belki de kendimizi hiçbir şey yapmamış sayacağımız “ÎSÂR” duygusunun neresinde olduğumuzu anlamamız açısından Asr’ı Saâdet döneminden vereceğimiz misallerle kendimizi tartalım. Acaba ne kadar cömertiz? Ne kadar sehâvetliyiz? Ne kadar kendimiz için istediğimizi kardeşlerimiz için isteyebiliyoruz..?

Hz. Peygamber (SAV)’e bir adam gelerek ihtiyacı olduğunu söyleyip yardım istedi. Resûlullâh (SAV) “Belki yiyecek bir şeyler vardır” düşüncesiyle, hanımlarından birine haber gönderdi. Fakat hanımı: “Seni hak dînle gönderen Allâh’a yemin olsun ki, evimde sudan başka bir şey yok.” Dedi. Bunun üzerine diğer hanımlarıyla da konuşan Rahmet Peygamberi (SAV) onlardan da aynı cevabı alınca, adama yardımcı olamamanın verdiği mahcubiyetle sahâbeden yardım istemeye karar verdi ve şöyle buyurdu:

“Bu şahsı evinde kim misafir ederse Allâh ona rahmet etsin.”

Hz. Peygamber (SAV’in bu duâsına mazhâr olabilmek için mescitte bulunan bütün sahabîler adamı misafir etmek istediler. Fakat çoğunun maddî durumu da iyi değildi. Zira Medîne’ye hicret eden sahâbenin çoğu, mallarının tamamını Mekke’de bırakmak zorunda kalmışlardı. Ellerinde dünyalık namına hiçbir şeyleri yoktu. Medîne’li sahâbîler ise, ellerinde neleri varsa Mekke’den hicret eden muhâcir kardeşleriyle paylaşmışlardı. Böyle bir sıkıntının hakim olduğu o esnada, “Ebû Talhâ” isimli “Ensâr’dan (Medîneli) bir sahâbî ayağa kalkarak, zor durumda olan bu şahsı evinde misafir edebileceğini söyleyerek adamı alıp evine götürdü. (Müslim, Eşribe,173)

Evinde sadece çocuklarına yetecek kadar yiyecek olduğunu öğrenen “Ebû Talhâ” hanımına; çocukları bir şekilde uyutup, yiyecekleri misafire getirmesini söyledi. Çünkü o, Resûlullâh (SAV)’in misafirini ağırlamaktan başka bir şey düşünemiyordu. Bir baba için bu durum hiç de kolay değildi. Hanım da çocukları uyutup, evdeki bir parça yiyeceği getirip sofraya koydu.

Ebû Talhâ ve hanımı misafirle birlikte sofraya oturdular. Sonra hanım, yanan kandili düzeltme bahanesiyle söndürdü. Misafir, karanlıkta göremediği için fazla yemek olduğunu zannedip karnını doyurdu. Ev sahipleri ise misafire hissettirmeden yemek yiyormuş gibi davranarak, onun mahcûb olmasını önlediler. Çünkü sofrada sadece bir kişiye yetecek kadar yemek vardı.

Adam karnını doyurup gitti. Ev sahibi ise çocuklarıyla beraber o geceyi aç olarak geçirdiler. Ancak gönülleri, Allâh Resûlü (SAV)’in misafirini ağırlama ve Hz. Peygamberin duâsına nâil olmanın huzuru içersindeydiler.

Hz. Peygamber (SAV) sabahleyin Ebû Talhâ’yı görünce, bu asil davranışı sebebiyle onu müjdeleyerek şöyle buyurdu:

“Sizin misafirinize karşı bu geceki davranışınızdan Allâh çok hoşnut oldu.” (Buhârî, Menâkıb’ül Ensâr, 10)

Daha sonra da onlar hakkında, yukarıda zikredilen Haşr Sûresi’nin 9. Âyeti’nin indirildiğini müjdeledi.

Medîne’li âilenin bu asil davranışı, Îsâr’ın en güzel örneklerinden biri olarak tarihe geçmiştir.

Bir sonrak yazımızda Îsâr’a dair misallere daha çok yer vereceğiz.

Yüce Rabbimiz cümlemizi ÎSÂR yüceliğine erenlerden eylesin.

 

Yorumlar

Önemli Not: Bu sayfalarda yayınlanan okur yorumları okuyucuların kendilerine ait görüşlerdir. Yazılan yorumlardan konhaber.com hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
  • Adem Aşık

    Belediyeler sivil toplum kuruluşları veya başkaları gösteriş için toplu iftar yemekleri vermekte fakir gariban utancından Ar'ından katılamamakta zenginler vb ise hiç kaçırmamaaktadıralr. Oysa ilimizde ne kadar çok Suriyeli ve Somalili var onlara direk verilse yeridir diye düşünüyorum.

    • Cevapla
    • Begen (0)
    • Begenme (0)
Kapat X