Ali Günaydın

Ali Günaydın

​ALLÂH’IN ADÂLETİ KARŞISINDA İNSANIN DURUMU

25 Nisan 2013

Adâlet: Çok kapsamlı bir kelime olup, kısaca hakkın ve doğrunun gözetilmesi ve uygulanmasıdır.

Adâlet: Kişinin Rabbine ve yarattıklarına karşı iyi olmasını genel olarak ifâde eden bir kavramdır. İnsanın Rabbine karşı iyi olması, Kur’ân ve Sünnet üzere yaşamasıdır.

İnsanın, diğer insanlara karşı îtibâr ve haysiyetini düşürecek davranışlardan sakınmasıdır. Aslında bu durum Yaratıcıya karşı iyi bir kul olmanın yani Kur’ân ve Sünnet üzere yaşamanın bir sonucudur. Adâletin zıddı ise “Zulüm”dür.

Adâlet: Hiçbir zaman eşitlik kavramıyla ifâde edilemeyecek bir Terim’dir. Zira adâlet, madde ve mânâ planında hakların ve değerlerin ikâmesini/yerine getirilmesini ifâde eden bir kavram olduğu halde, eşitlik sadece maddi çıkar ve kazançları dile getirir.

Bir insanın âdil olabilmesi için, “Âgîl” yani akıllı olması şarttır.

Yüce Allâh (CC) varlık âlemini engin rahmeti ve hikmetiyle yaratmıştır. Yerüzüne de insanı hâkim kılmıştır. Hükmünü geçirebilmesi için de insana, diğer mahlûkâta vermediği yücelikleri lütfetmiştir. Bu yüceliklerin başında da akıl nimeti gelmektedir. Aklını kullanabilmesi için insanoğlunun kendi cinsinden rehberler/peygamberler göndermiştir. Peygamberler aracılığı ile murâd ettiklerini insanlara ulaştırmıştır. Varlığından haberdâr etmiştir. Kendisine verilen her nimetten insanı sorguya çekeceğini bildirmiştir. Ayrıca kullarını imtihan etmek için farklı derecelerde yaratmıştır. Dünya hayatının geçici olduğunu, ona aldanılmaması gerektiğini,ebedi saâdetin ise âhirette olduğunu beyân buyurmuştur. Nitekim Kur’ân’da şöyle buyurulur: “O, sizi yeryüzünde halîfeler (Oraya hâkim kimseler) yapan, size verdiği nimetler konusunda sizi sınamak için bazınızı bazınıza derece derece üstün kılandır. Şüphesiz Rabbin, cezası çabuk olandır. Şüphe yok ki O, çok bağışlayandır, çok merhametedendir.” (En’âm, 6/165) “Sonra o gün, nimetlerden mutlaka hesaba çekileceksiniz.” (Tekâsür, 102/8)

İnsanoğlu Allâh’ın (CC) kendisine ihsân buyurduğu nimetleri, ne yazık ki çoğu zaman kendisinden bilmekte ve azıtıp sapıtmaktadır. Herşeyi kendisi için mübah zannetmektedir. Hak ve adâletten uzaklaşmaktadır. Hesap gününü unutmaktadır. Dünya’ya olan hırs ve tamahkârlığı Allâh’a olan kulluk borcuna karşı kendisini kör ve sağır etmektedir. Kularını en iyi bilen Rabbimiz bu durumu şöyle dile getirir: O, istediğiniz şeylerin hepsinden size verdi. Eğer Allâh’ın nimetlerini saymaya kalksanız sayamazsınız. Şüphesiz insan çok zalimdir, çok nankördür.

Allâh’ın bize sunduğu nimetlerin hangisinin hakkımızda hayır veya şer olduğunu da bilemeyiz. Acizliğimizin bir sonucu olarak, nefsimizin istediği herşeyi hakkımızda hayır zannederiz ve isteriz. Elde ettikten sonra da isyanlar başlar ve hatta Allâh korusun dalâlet bataklığına gider ve iki dünyasını da mahveder. Meselâ zengin olmak insanın fıtratında var olan bir duygudur. Hiç kimse fakirliği temenni etmez. Ancak mal-mülk çoğaldıkça, refah düzeyi yükseldikçe îmân ve ibâdet zaâfiyeti başlar. Zamanla haramlar işin içine girer. Mânevî duygular körelir. Artık o insan kazancını Allâh’ın lütfu değil de kendi başarısı olarak görür. Kul haklarına tecavüz ettiği için de bedduâlar almaya başlar. Neticede hesabını Allâh’a vermek üzere ölür gider. Kalanları da sefâsını sürer. Dünyevî makamlar da genelde insanın ayağını kaydırmakta ve Esfel-i Sâfilîn’e/sefllerin sefiline yani cehennemin en derinliklerine göndermektedir. Böyle olmaktan her ân Allâh’a sığınmalıyız.

Musîbete uğramayı, savaşı kimse istemez. Çünkü sonu felâkettir. Ancak musibetler ve savaşlar da  Allâh’ın bir takdiridir. Şu soru akla gelebilir. Mâdem Allâh (CC) sonsuz rahmet sahibi ise neden insanlığın helâkine sebeb olan Savaşlara ve felâketlere müsaade ediyor? Diye. Cevabını Kur’ân’dan alalım. Buyuruluyor ki:”Savaş, hoşunuza gitmediği halde size farz kılındı. Olur ki, bir şey sizin için hayırlı iken, siz onu hoş görmezsiniz. Yine olur ki, bir şey sizin için kötü iken, siz onu seversiniz. Allâh bilir, siz bilmezsiniz.” (Bakara, 2/216) “…Eğer Allâh’ın; insanların bir kısmıyla diğerlerini savması olmasaydı, yeryüzü bozulurdu. Ancak Allâh bütün âlemlere karşı lütuf sahibidir.” (Bakara, 2/251)

Yeryüzünü fesada verenleri, bozgunculuk yapanları, hayatı çekilmez hale getirenleri; ister fert olsun, ister toplum olsun temizlemek gerekir. Bu da savaş demektir. Yeryüzünde huzurun temini için gereklidir. Ancak günümüzde mâlesef yeryüzüne şer güçleri hakim durumda olduğundan her yerde kan dökülmektedir. Sözkonusu huzur, ancak mü’minler topluluğu ile sağlanabilir. Bunu için mü’minlerin olağan üstü bir gayretle hem fiilî, hemde sözlü duâ etmeleri gerekir.

İnsanların başına gelen felâketlerin çoğu ise, kendisinin sebeb olmasıyla ortaya çıkmaktadır. Allâh (CC), her şeyi insana faydalı olacak şekilde yaratmıştır. Günümüz insanlığı ise kendi ürettiği teknoloji ile tabiatın dengesini bozmuştur. Nerde ise bütün gıdaların DNA’sı bozulmuş ve birçok hastalık ortaya çıkmıştır. Salınan zehirli gazlarla ozon tabakası delinmiş, küresel ısınma başlamış ve iklim şartları bozulmuştur. Aldığımız her nefeste zehir soluyoruz. Yapılan her işte sahtekârlık bulunduğundan, en ufak bir sarsıntıda insanların evleri üstüne yıkılıyor. Sebebi ise insanoğlu. Kur’ân-ı Kerîm’de bu hususa dikkatimiz çekilerek şöyle buyurulur: “Başınıza ne musibet gelirse, kendi yaptıklarınız yüzündendir. O, yine de çoğunu affeder.” (Şûrâ, 42/30)

Görüldüğü üzere, Allâh kullarına her şeyi belli ölçüde adâletle bahşettiği halde, insanın açgözlü ve nankörlüğü neticesinde başına felâketler gelmektedir.

İnsanlık ancak adâletle yücelir. Zulüm ile felâkete sürüklenir. En büyük zulüm ise cehalettir. Cehâlet ise ilim tahsili yapmamanın yanında Allâh’ı (CC) tanımamaktır. İlâhî irâdeye karşı gelmektir.

Adâletin olmadığı yerde zulüm hâkim olur.

Yorumlar

Önemli Not: Bu sayfalarda yayınlanan okur yorumları okuyucuların kendilerine ait görüşlerdir. Yazılan yorumlardan konhaber.com hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Kapat X