Ali Günaydın

Ali Günaydın

​Bedir’den Çanakkale’ye

14 Mart 2013

Mart 624 ‘Bedir Savşı’ndan 1291 yıl sonra, 18 Mart 1915 ‘Çanakkale Savaşı.’ İki savaş arasında takriben 13 asırlık bir zaman geçmiş. Bu zaman sürecinde Bedir’de ne olmuştu, Çanakkale’de ne oldu?

İslâm’ın ilk yıllarından îtibâren müslüman olanlar, akla hayale gelmedik baskı ve zulümlere mâruz kaldılar. Nihâyet önce Habeşistan’a, sonra da Medîne’ye bütün mal varlıklarını bırakarak hicret etmek zorunda kaldılar.
Medîne’liler, muhâcir kardeşlerine kucak açtılar, her şeylerine onları ortak ettiler.
Hicretin 2. Yılında Hz. Peygamber’e (SAV) bir istihbarat geldi. Mekke’lilere âit 1000 deve yüklü ticâret kervanı Şam’dan dönüyordu. İşte bu kervanı elde ederek, hiç değilse Medîne’lilere yük olmaktan kurtulmak ve hem de Mekke’de bıraktıkları mallarının karşılığını almak istiyorlardı.305 kişi ile hemen yola çıkıldı. Kervanın yolu üzerindeki Bedir Kuyu’larına varıldı.

Bu sırada kervan reisi olan Ebû Süfyan da bu durumdan haberdâr olmuştu. Hemen Mekke’ye haber gönderip durumunu bildirdi ve yolunu değiştirip, Kızıldeniz’e paralel bir yol takip ederek kurtulmuştu.

Mekke’liler 1000 kişilik bir ordu ile hemen yola çıktılar ve Bedir’de mukadder karşılaşma gerçekleşti.
Bedir: Medîne’ye 160 km. güneybatı ve Kızıldeniz sahiline de 30 km. uzaklıkta bir yerdir.
Günümüzdeki ifadeyle arada orantısız güç vardı. Kervanı elde etmek gayesiyle yola çıkan sahâbîler fazla silahlanmaya gerek görmemişlerdi. Mekke’liler ise tam teçhizât ve savaş için gelmişlerdi.


İki ordunun karşılaştığı sırada, Hz. Peygamber (SAV) ashâbı ile istişâre etti. Durumun vehâmetini gören bazı sahâbîler savaşa îtirâz ettiler. Buraya kervan için geldik. O da olmadığına göre Medîne’ye dönelim diyorlardı. Hz. Peygamber (SAV) hiçbir şey elde edemeden Medîne’ye dönmenin sonucunu çok iyi bildiği için savaşmayı arzu ediyordu. Nitekim Resûlullâh (SAV) in bu arzusunu hisseden sahâbenin ileri gelenlerinden bazıları da ne olursa olsun savaşalım diyerek görüşlerini ortaya koyuyorlardı. Neticede savaş kararı alındı. Kur’ân-ı Kerîm bu duruma şöyle işaret etmektedir. ‘Nasıl ki, Rabbin seni hak uğruna (savaşmak üzere) evinden çıkarmıştı. Mü’minlerden bir grup ise bu konuda kesinlikle isteksizlerdi. Gerçek apaçık ortaya çıktıktan sonra , sanki göz göre göre ölüme sürülüyorlarmış gibi seninle o konuda tartışıyorlardı.’(Enfâl 8/6-7)
Savaşın sonucu: Sahâbîlerden 14 şehid verilmiş, birçok esir ve ganimet elde edilmiştir. Müşriklerden de başta Ebû Cehil olmak üzere 70 kişi cehenneme yollanmışlardı.
Çanakkale’ye gelince, kısa bir tahlil yapmakta fayda olacağını düşünüyorum. İster fert, isterse devlet olsun güçlü olmanın temelinde ilim yatmaktadır. Osmanlılar da diğer devletlerde olduğu gibi, ilimde zirveleştiği dönemlerde dünyanın en güçlü ve büyük devleti idi. Kur’ân’dan aldıkları ilhâmla, İslâmı dünyaya hâkim kılmışlardı. Ancak 1600'lü yıllardan îtibâren ilmiye sınıfı bozulunca, devletin her kademesinde de bozulmalar başlamıştı. 1800'lü yıllarda devleti yönetecek dirâyetli kimseler yoktu. Buna  Kaht-ı Ricâl denmektedir.
Avrupa’da ise sanayi devrimi yapılmış ve güçlenmişlerdi. Osmanlı orduları her tarafta yenilirken, onlar zaferler kazanıyor ve Osmanlıyı, hatta bütün ehli İslâmı yok etmek için olabildiğince haçlı seferleri düzenliyorlardı.

Son dönemlerde Osmanlı Sultanları, Batı’nın fen ve tekniğini öğrenip devlete hizmet etsinler ve devlet yeniden kalkınsın diye Avrupa’ya gönderdiği kimseler de ne yazık ki birer Avrupa hayranı olarak ülkeye dönüyorlar ve faydadan çok zararlı oluyorlardı.
Kendilerine muhtelif sıfatlar vere bu kimseler, padişahların da hayatına kastederek istediklerini elde ediyorlar ve düşündüklerini uygulayabilirlerse devletin eski gücüne tekrar kavuşacağını zannediyorlardı. Halbuki onların istekleri yüzünden devlet zaten çökme noktasına gelmişti. Üstelik de bilmeden batılı devletlerin emellerine hizmet ediyorlardı. Nihâyet 1909 da kendilerine engel gördükleri Sultan Abdülhamid’i tahttan indirdiler. Avrupâî tarzda meclis kurdular. Kısa bir zaman sonra 1912 de Balkan Savaşları patlak verdi ve bütün balkanlar, bu sözde ilerici, medenî devlet adamlarımız sayesinde kaybedildi.
Avrupa ve özellikle Alman hayranı olan devlet adamlarımız tarafından, Almanların yanında savaşa girdiğimiz takdirde eski gücümüze kavuşacağımız ve kaybedilmiş topraklarımızı alacağımız düşüncesiyle, 1914 de savaşa dahil olduk. Halbuki Almanlar bizi savaşa sokmak suretiyle, üzerlerindeki güçleri dağıtmayı ve galip geldikleri takdirde Osmanlı’nın da işini bitirmeyi hesaplıyorlardı.

Daha Balkan savaşlarının yaralarını saramamıştık. Halk yoksul ve perişan. Askerlerin bile giyecek elbise ve botlarının olmadığı bir dönemde ne olduğunu anlayamadan, millet olarak kendimizi savaşta bulduk. Her şeyimiz, Alman’ların göndereceği silah ve mühimmâta bağlıydı. Her tarafta ateş ve gözyaşı hakimdi.
Hz. Peygamber (SAV) Bedir Savaşı sırasında secdeye kapanmış ve: Allâhım! Burada sana inanmış bir avuç mü’min yok olacak olursa, yeryüzünde sana ibâdet eden kalmaz. Onlara yardım eyle’’ diye Rabbine niyâzda bulunuyordu. Allâh (CC), Resûlü’nün duâsına icâbet etmiş ve zafer kazanılmıştı. Şimdi de İslâm’ın belki de son orduları savaşıyordu. Hz. Peygamberin duâsının genişliği onları da içine almış olacak ki, Allâh'ın (CC) yardım ve inayetiyle ehli sâlip/düşman kuvvetleri Çanakkale’de denize gömülmüşlerdi. Tıpkı Fir’avn ve ordusu gibi.
Millî Şâir’imiz, Hak ve hakikat âşığı, îmân âbidesi Merhûm Mehmet Akif ERSOY; Bedir Ehli ile Çanakkale şehitleri arasında ne güzel irtibât kurmuş ki şöyle haykırıyor:

‘Ne büyüksün ki kanın kurtarıyor tevhidi’
Bedr’in arslanları ancak bu kadar şanlı idi.’

Târihte Çanakkale şehitlerinin bir emsâli yok. Olsa olsa ancak Bedir ehli olabilir. Hiç değilse Bedir ehli, fazla zâyiât vermeden ve ganimetler ekde ederek döndüler. Çanakkale’de ise bırakın ganimeti gidenlerin nerede ise tamamı şehid oldu. Resmî kaynaklar göre, 305.000 kişiden 253.000’i şehid , kalanları ise gazi olmuşlardır. Avrupalılar sırf utançlarından dolayı Çanakkale de savaştıkları Osmanlı askerlerini 500.000 lerle anlatmaya çalışmaktadırlar.
Başta Çanakkale olmak üzere bütün şehitlerimize millet olarak, minnet borcumuz vardır. Onların, kanları ile suladıkları bu vatanı bize çok gören, dâhilî ve hâricî düşmanlara karşı her sahada uyanık olmamız elzemdir.
Çanakkale Destânı’nı en güzel biçimde anlatan, M.Âkif Merhûm’un, ‘Çanakkale Şehitlerine’ adlı şiirini, ilköğretim çağlarından îtibâren çocuklarımızın ve gençlerimizin zihinlerine nakşetmek gerekir.
Merhûm Süleyman NÂZİF’in ifadesiyle: ‘Allâh’ın Peygamberleri ve kitapları olduğu gibi, şâirleri ve şiirleri de vardır. Allâh’ın Şâiri, Mehmet Âkif ERSOY, Allâh’ın şiiri de ÇANAKKALE ŞEHİTLERİNE adlı şiirdir.’

Bu arada Diyanet İşleri Başkanlığının, Çanakkale Şehitleri için personeline tamim ettiği 250.000 hatim kampanyası da takdire şâyândır. Kendilerini kutlamak gerek.
Allâh, cümlemiz ve tüm ehli islâma hiçbir zaman Çanakkale felâketi yaşatmasın.

Yorumlar

Önemli Not: Bu sayfalarda yayınlanan okur yorumları okuyucuların kendilerine ait görüşlerdir. Yazılan yorumlardan konhaber.com hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Kapat X